Osmanlı’da Kullanılmayan Topraklara Ne Denir?
Yani şöyle bir şey var… Bir insanın günlük hayatı, tarihsel referanslarla yoğrulmuş bir şekilde akarsa, bazen aniden kendini Osmanlı topraklarında bulur. Mesela geçenlerde aklımda bir soru belirdi: Osmanlı’da kullanılmayan topraklara ne denir? Hadi bunu bir kenara bırakalım, ya da biraz “bugünün modern gençliği” tarafından, “bu da ne ya” tarzında bir tepki ile geçiştirilebilecek bir konu olsa da, aslında çok da içsel bir merak.
Ben 25 yaşında, İzmir’de yaşayan bir adamım. Hayatımda pek de ağırdan almamaya çalışıyorum her şeyi. Ama şimdi “Osmanlı’da kullanılmayan topraklar” dedikçe içimde birden bir tartışma başlıyor. Biraz mizah, biraz tarih ve bolca da bolca fazla düşünme meselesiyle bu yazıya dalalım. Arada bir yerlerde “bu ne ya, sen de çok düşünüyorsun” demek istesem de, sesimi kısmayacağım. Sonuçta ben bu yazıyı yazarken, bir yandan bu soruya da cevap arıyorum.
Osmanlı İmparatorluğu’nda “Kullanılmayan” Topraklar Ne Demek?
Osmanlı’da kullanılmayan topraklara bazen “garlık” denirdi. Klasik anlamda “garlık” aslında tarıma elverişsiz ya da insan yerleşimine uygun olmayan alanları ifade ederdi. Osmanlı bu toprakları nasıl yönetiyordu peki? Hadi gelin bunu bir kafa yormayalım mı? Bunu düşünürken, Osmanlı’nın şehir yönetimi, köydeki ağa, feodal düzende toprağını sürdüren çiftçi ve bu toprakları kullanamayan kölelerden oluşan bir karışımı gözümüzde canlandırabiliriz.
Burada da bir parantez açıp, garlık kavramını biraz açalım. Garlık, sadece kullanılmayan topraklardan ibaret değildi; aynı zamanda bu toprakların devlet tarafından yönetilmediği, ilgisiz ya da kasıtlı olarak bırakıldığı bir alan da vardı. Zaten günümüzün kentleşme sorunları gibi, Osmanlı’nın bir döneminde de bazı yerler bu şekilde çözümsüz kalmıştı.
Peki şimdi bunu günümüze nasıl taşırız? Hadi bir örnek verelim: Düşün ki İzmir’de bir arkadaşın sana “Gelmeyeli, şu sokakta park mı yapılacak, yoksa ne olacak?” diyor. Hadi, tıpkı bir arkadaş sohbeti gibi düşün ve şu soruyu sor: “Abi, bu toprak kullanılsın diye ne yapılıyor? Yoksa hep garlık mı olacak?” Tabii ki espri kısmı bir kenara, asıl olan mesele, kullanılmayan bu toprakların yönetimi ve değeri.
Garlık, Hem Fiziksel Hem Psikolojik
Düşünsene, bir toprak alanı var ve sen orayı ne kullanabiliyor, ne de satabiliyorsun. Sanki böyle bir şey olur mu ya? “Haa, bu toprak garlık oldu, sen hiç bu kadar derin düşünme!” desek de, aslında hepimiz bir şekilde garlık hali yaşıyoruz. Hani deriz ya, “Benim de bir ara vardı, ama artık vakit yok” diye. İşte Osmanlı’daki kullanılmayan topraklar da bizdeki psikolojik garlıkla paralel bir hal alabiliyor.
Kendimi düşünürken, bazen böyle bir yerim oluyor. İki adımda bir aklımda bir şeyler dönüyor, bir plan yapıyorum, bir şeyler düşünüyorum ama bir türlü harekete geçemiyorum. Mesela yazmak istediğim bir şey, ama işte bir türlü başlayamadığım, gereksiz detaylara takıldığım bir şey. Ne demek istiyorum? Bu aslında “toprağım var ama kullanamıyorum” gibi bir şey. O zaman Osmanlı’daki garlıkla benim içsel garlığım arasında ne fark var? Yok, bence yok. Hepimiz bir şekilde “toprağımızı” kullanamıyoruz. Ben de bazen, mesela yazarken, o toprakların “kullanılmayan” kısmına takılıyorum. Aslında başlıyoruz da bir yere, ama bir yerde takılıyoruz, ya da hadi diyelim ki… “Boş bir alan, çok fazla garlık olmuş.”
Osmanlı’da Kullanılmayan Topraklar, Kimsenin “Hakkı” Olmayan Alanlar
Şimdi biraz daha derinlemesine girelim: Osmanlı’da bu kullanılmayan topraklar sadece fiziksel anlamda kullanılmazdı. Hangi topraklar “garlık” olurdu? Mesela “savaş alanları”, ya da istilalarla “el değiştiren topraklar” diyebiliriz. Gerçekten de kullanılamayan bir toprak, hem fiziksel olarak işlevsizdi, hem de psikolojik olarak. Çiftçi gitmişti, köle kalmamıştı, toprak da bir şekilde terkedilmişti. İçeride de biraz politika vardı tabii. Sonuçta hükümet, halkını bu topraklarda tutmaya çalıştı ama bazen işler tam tersi yönlere gitmişti.
Günümüzle birleştirince, mesela bir yeri terk ettiğimizde, oranın hemen bir işe yaramayacağı gibi bir hissiyat da var ya. Bu da aslında garlık! Kimse orada bir şey yapmak istemiyor, kimse o alanın “hakkını” almıyor. Yani sadece boş, kimseye ait olmayan bir alan kalıyor geriye. Bunu bir şekilde düşününce, sadece toprak değil, o garlık halini de içselleştiriyoruz aslında.
Garlık: Bu Arada, Herkesin Kendi Garlığı Var
Birçok kişi kendi “garlık” topraklarını yaşıyor. Mesela ben… Hani bazen bir yazı yazmaya başlıyorum ve sonra diyorum ki “Bu konu benden ne ister?” (Herkes bir anda ne yazacağını bilir ama ben hep eksik kalırım.) O zaman bu yazıyı garlığa dönüştürmemek için biraz hız kesiyorum, sonra aklımda daha çok şey dönmeye başlıyor. Bir gün belki o garlık halini aşarım. Belki de hep böyle gider. Kim bilir?
Bunu düşündüğümde aklıma şu da geliyor: Osmanlı’da garlık durumunda kalan toprakları kimse istemezken, ben bazen garlık haldeyken kendi alanımda “şu an sadece oturuyorum” diyorum. İşte o zaman diyorum, “Belki ben de o Osmanlı’nın garlık topraklarını kullanamadım, ama burada biraz dinleniyorum.”
Sonuçta…
Sonuç olarak, Osmanlı’da kullanılmayan topraklara ne denir diye soracak olursanız, aslında garlık deyip geçebiliriz. Ama bir yandan da bu garlık, hem bir nostaljik hatırlatma, hem de günlük hayatın içinde bir içsel arayışa dönüşüyor. Çünkü her birimizin içinde bir toprak var. Bazen kullanamıyoruz, bazen tam da kullanmak istiyoruz, ama işte o “garlık” oluyor.
Yani, garlık… Sadece bir kelime değil. Garlık, bir zamanlar bir toprak; bir gün belki de bizim ruhsal dünyamızda çözülmeyi bekleyen bir alan.